Sizde Bağışçı Olun: Bir bağışta siz yapın
Şanlıurfa, bereketli Suruç, Bozova ve Harran ovalarının binlerce yıllık sessiz çığlığına uzanan kadim bir coğrafya… Burada tarih, toprağın altında uyur; ama ruhu, hâlâ insanların gözlerinde uyanık bekler. İşte tam bu topraklarda, 2007’den beri bir avuç insan, sessiz ama kararlı bir yürüyüş başlattı: Mersavi Sosyal Yardımlaşma, Dayanışma, Kültür ve Eğitim Derneği – kısaca MER-DER. Onlar, yalnızca üyelerinin derdiyle dertlenmez. Şanlıurfa’nın, Türkiye’nin, hatta insanlığın ortak yaralarına el uzatır. Bir çocuk üşüyorsa soba yakar, bir genç karanlıkta kaldıysa eline kitap tutuşturur, bir kadın “ben de varım” diye haykırmak istiyorsa sesine mikrofon olur. Çünkü bilirler ki dayanışma, sadece avuç açmak değil, avuç açanı kucaklamaktır. Derneğin kalbi, üç bin ciltlik kütüphanesinde atar. Bu kütüphane, ne gösterişli raflardan ne de soğuk kataloglardan ibarettir; bir sevda evidir. Her toplantıda üyeler, yan yana oturur, aynı kitabı aynı anda açar, aynı cümlede durur ve birlikte nefes alır. O anda zaman durur; sokakların gürültüsü, hayatın telaşı dışarıda kalır. Sadece sayfaların hışırtısı ve kalplerin ortak ritmi vardır. İşte bu ritim, MER-DER’i diğerlerinden ayıran en güçlü ezgidir: Toplu kitap okuma… Bir direniştir bu; cehalete, unutuşa, yalnızlığa karşı sessiz ve vakarlı bir direniş. Siyasi partiler gelir, sivil toplum kuruluşları gelir, belediyeler, üniversiteler, kamu kurum ve kuruluşları gelir… Kapıdan içeri girdiklerinde önce şaşırırlar; sonra içleri ısınır. Çünkü burada samimiyet kokar hava. Bir üye, yıllar sonra ilk kez okuduğu romandan aldığı cesaretle “Ben de yazarım artık” der. Bir delikanlı, köyünden ilk kez şehre inmiş, kütüphanenin köşesinde Said Nursiyi, Cemil Meriçi keşfeder ve gözleri dolar. O gözyaşı, MER-DER’in asıl başarısıdır: Bir insanın kendi içindeki uyanışı. Dezavantajlı çocuklar için “Eğitim varsa, imkansızlık yoktur” projesi, genç kızlar için “Halı dokuma” atölyeleri, kadınlara yönelik okuma-yazma seferberlikleri… Her biri bir tohumdur. Ve bu tohumlar, bir gün koca bir orman olacak; gölgesinde yorulmuşların, susmuşların, vazgeçmişlerin dinleneceği bir orman. Yönetim kurulu da üyeler de gönüllüdür. Kimse menfaat beşinde değil belki, ama yüreklerinde ateş vardır. O ateş, sabahın erken saatlerinde kapısı çalınan bir yetimin yüzünü güldürür, gece yarısı bir gencin “iyi ki varsınız” mesajıyla daha da alevlenir. MER-DER, bir dernekten çok daha fazlasıdır aslında. O, bir vicdan muhasebesidir. Bir şehirde, bir ülkede, bir çağda “İnsan ne için vardır?” sorusuna verilen en güzel cevaptır. Biz, bu yolda yürümeye devam edeceğiz. Gençlerimizin hayallerine köprü, dezavantajlı kardeşlerimizin eline tutacak bir el olmaya devam edeceğiz. Çünkü biliyoruz ki, bir kitap açılan her evde biraz daha aydınlık, bir çocuğa uzanan her elde biraz daha umut doğar. Şanlıurfa’nın sıcak rüzgârı gibi eseceğiz bu topraklarda… Ta ki her çocuk okusun, her kadın konuşsun, her insan onurla başını dik tutsun diye. İnşallah… Ve elbet, bir gün, bu çabalar bir sel olur; kurak yürekleri yeşertir, karanlık geceleri gündüze çevirir. MER-DER var oldukça, umut da var olacak. 21.11.2025 Dr. Sadık YETİM
DevamıDini ve ahlaki değerlerimizde meydana gelen erozyon ile çatırdayan aile yapımızın, geleceğimizi tehdit etmesi ile ilgili çareler ve özüm yolları üzerinde durulmakta ve derneğin kendi çapında aile yapısındaki erozyonla ilgili yapabilecekleri istişare edilmektedir.
DevamıAna babaların kıymetini bilmeli ve onları memnun etmek için elimizden gelen her şeyi hiç düşünmeden ve menfaat gözetmeden yapmalıyız.
DevamıHayat, sonsuz bir ufka uzanan gizemli bir yolculuktur. Ne kadar uzun sürerse sürsün, sayılı nefeslerden, sınırlı günlerden ibarettir; bir rüzgâr gibi gelip geçer, insana "kısa bir rüya" gibi gelir. Yolcu, uğradığı hanlarda, konaklarda gördüğü eşyaları yanına almaz, almamalı. Çünkü onlar kendisinin değil ve hem de yükünü ağırlaştırır. Gittiği yerde işe yaramayacak bir yük altında ezilmek, akıl kârı değildir. Sevdiklerini, dostlarını, malını mülkünü, eşini evladını geride bırakır; özlemle dolar yüreği, ama aynı zamanda dünyaya gelirken getirmediklerinden kurtulmanın hafifliğiyle ferahlar. Yol boyunca karlı dağlar, çiçekli ovalar, fırtınalı gecelerle karşılaşır; her menzilden dersler çıkarır, deneyimler biriktirir, yeni ufuklar açar zihninde. Meşakkatler öğretir ona: Elindeki nimetlerle yetinmeyi, onlardan zevk almayı, mutluluğu basitlikte bulmayı. Misafirhanelerde ise, önceden konmuş kurallara uyar; ne misafirhane sahibini rahatsız eder ne de önceki yolcuları incitir. Çünkü orası geçicidir; kısa bir konaklama, bir nefeslik mola... Hayat da tıpkı böyle bir yolculuktur. Çocukluktan gençliğe, gençlikten yaşlılığa uzanan menzillerle dolu; kabir kapısına, haşir meydanına, oradan cennet bahçelerine doğru ilerler. Aklı başında olan, bu dünyaya getirmediği şeylere kalbini bağlamaz, bağlamamalıdır – der Bediüzzaman Said Nursi. Ne mal, ne mülk, ne evlat, ne ilim... Hiçbiri beraberinde gelmemiştir; hepsi emanettir, geçici birer misafirdir. Kalbini bunlara raptetmek, yükünü çoğaltmak, yolculuğun yükünü ve meşakkatini arttırmaktan başka bir işe yaramaz. Maddi birikimler ahirette fayda vermez; aksine, hesabı zorlaştırır, ruhu ezer. Ama hayırla, güzellikle, salih amel işleyenler, iyiliği emredip kötülükten men edenler? İşte onlar, ebedi sermaye olur insana. Kur'ân-ı Kerîm, bu hakikati şöyle buyurur: "Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz." (Enbiyâ Suresi, 35) Bu ayet, yolculuğun özünü fısıldar: İmtihan, deneme, dönüş... Her menzil bir sınav, her yük bir uyarı. Modern toplumlar, bireyi "sahip olma" kültürüyle kuşatır. Kapitalizmin tüketim çılgınlığı, bireyselcilik ve sosyal medya illüzyonu, insanı "daha fazla"ya mahkûm eder. Emile Durkheim'ın "anomi" kavramı gibi, normların aşınmasıyla oluşan boşlukta, insanlar geçici eşyalara sarılır; yalnızlık epidemisi yayılır. Oysa kolektif bilinç, paylaşılan değerler –zekat, öşür, sadaka, komşuluk, hoşgörü, empati– yolculuğu hafifletir. Toplum, bir misafirhane gibidir: Önceki nesillerin mirası (kültür, gelenek) ve sonraki kuşakların hakkı (sürdürülebilirlik) arasında denge kurmak, sosyal uyumu sağlar. Aksi takdirde, bireysel yükler toplumsal çöküşe dönüşür; ruhlar ezilir, bağlar kopar. Yolcu, Mevlâna'nın "Mesnevî"sindeki simurg gibi, kendini arar; her tüy döken kuş, bir yükten kurtulur. Veya Yunus Emre'nin dizelerindeki gibi: "Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi?" Bu mısralar, fani dünyanın aldatıcılığını bir hançer gibi saplar yüreğe. Yahya Kemal'in "Süleymaniye'de Bayram Sabahı"nda betimlediği gibi, hayat bir bayram namazı; geçici coşku, ebedi huzura açılan kapı. Özlem bir ney sesi, hafiflik bir kelebek kanadı... Ey yolcu! Rabbin, bu misafirhaneyi senin için donattı: Vücudun, varlığın, aklın, malın, mülkün, evladın, sağlığın, ilmin, sana verilen tüm nimetlerin... O'na şükret, haddini bil, bu dünya misafirhanesine koyduğu kurallarına uy. Rabbimizin elçisi olan Hz. Muhammed(AS)'in tarif ettiği bir hayat yaşa. Edeple konakla, saygıyla ayrıl. Senin olmayan yükleri sırtlanma; ruhunu ezdirme. Kazasız belasız tamamla yolculuğunu. Çünkü hayat, bir nefeslik misafirlik; ebediyet ise, o nefesin meyvesi... Bu hakikat, kalbine nakşolsun; her adımda yankılansın: Dönüş, O'nadır. 09.11.2025 Dr. Sadık YETİM
Devamıİnsanların , ailenin, toplumun , dünyanın düzelmesini samimi olarak istiyorsak önce kendimizi düzeltmeli,
DevamıMehmet Akbaş hocamızın yeni eseri Sevdalı Öğretmen öykü kitabı çıktı.
DevamıÇocukluk insan hayatının en güzel ve tatlı zamanlarındandır.
DevamıHayatta başarılı olmak ve belli hedeflere ulaşmak için herkesin bir amaç ve ideale ihtiyacı vardır. Hedefi olmayan bir gemiye hiçbir rüzgar yardım edemez. Ne yapmak istediğini bilmeyen insanlar da asla başarılı olamaz
DevamıGünümüzde sosyal medyada sıkça rastlanan tartışmalardan biri, ahlakın kaynağının din olup olmadığı meselesidir. Bazı düşünürler ve akademisyenler, Tanrı’ya inanmadıkları hâlde yalan söylemediklerini, dolayısıyla ahlaklı olmak için dine gerek olmadığını ileri sürmektedir. İlk bakışta ikna edici gibi görünen bu yaklaşım, derinlemesine incelendiğinde birçok mantıksal ve ahlaki sorun barındırmaktadır.
Devamı