Allah'a İman Olmadan Ahlak Mümkün mü? Felsefi Bir Değerlendirme
Günümüzde sosyal medyada sıkça rastlanan tartışmalardan
biri, ahlakın kaynağının din olup olmadığı meselesidir. Bazı düşünürler ve
akademisyenler, Tanrı’ya inanmadıkları hâlde yalan söylemediklerini,
dolayısıyla ahlaklı olmak için dine gerek olmadığını ileri sürmektedir. İlk
bakışta ikna edici gibi görünen bu yaklaşım, derinlemesine incelendiğinde
birçok mantıksal ve ahlaki sorun barındırmaktadır. Ahlak, doğruluk ve dürüstlük
ilkeleri üzerine inşa edilir. Eğer Tanrı varsa – ki vardır – O’nun yok
sayılması, hakikati inkâr anlamına gelir. Bu inkâr, gerçeği bilerek reddetmek
olduğundan, başlı başına bir yalan teşkil eder. Dolayısıyla “yalan söylememek”
iddiası, Tanrı’nın varlığı gerçeğini yok farz ederek zaten zedelenmiş olur.
Felsefe, soruları açık tutmayı, kesinlikten önce sorgulamayı
hedefler. Buna rağmen Tanrı’nın varlığı hakkında kesin ve olumsuz bir hüküm
vermek, hem metodolojik hem de ahlaki açıdan sorunludur. Ayrıca, müminlerin
bakış açısına göre varlığı kesin olan Allah’ın yok sayılarak hüküm verilmesi,
bilimin tarafsız olma ilkesine aykırıdır. Çünkü var olanı yok sayarak
değerlendirme yapmak, baştan tarafsızlığı yitirmektir.
Felsefi alanda ise, Tanrı’ya inanmayan filozoflar arasında
bile ahlakın kaynağı konusunda birbirine taban tabana zıt görüşler mevcuttur.
Bu görüş çokluğu, ortada tek bir doğru olmadığını ve ahlakın kişinin
perspektifine göre değiştiğini gösterir. Ancak kişiye göre değişen şeyler
hakikat olamaz; hakikat ise değişmez ve evrenseldir. Dolayısıyla, ahlakın
temeli olarak kişisel yorumlara dayanmak, sağlam ve kesin bir ahlak anlayışı
oluşturamaz.
Bu yaklaşım, mevcut tüm teolojik, metafizik ve kozmolojik
delilleri görmezden gelerek bilginin tarafsız kullanımını manipüle etmek
anlamına gelir. Bu durum, Kur’an-ı Kerim’de şöyle vurgulanır:
“Allah, adaleti ayakta tutarak şahitlik etti ki O’ndan başka
ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de (buna) şahitlik ettiler. O’ndan
başka ilâh yoktur; O, azizdir, hakimdir.” (Âl-i İmrân, 3/18)
Bir yaratıcıyı zorunlu kılan evrensel düzen, varlıkların
nedenselliği ve bilinç olgusu gibi pek çok delil, Tanrı’nın varlığına işaret
etmektedir. Bu delilleri yok saymak, sadece entelektüel bir ihmalkârlık değil,
aynı zamanda hakikatin inkârıdır. Eğer Allah’ın varlığı semavi dinlerin
bildirdiği gibi doğruysa, ki doğrudur, bu inkâr; tüm peygamberleri, onların
öğretilerini ve iman eden milyarlarca insanın tanıklığını reddetmek anlamına
gelir. Bu ise, kapsamı itibariyle “kâinat büyüklüğünde” bir yalandır. Ayrıca,
kâinatın Allah tarafından yaratılmadığını iddia etmek; O’nun tüm isim ve
sıfatlarını inkâr etmek, bu kâinatta tezahür eden bütün ilahi tecellileri yok
saymak demektir. Bu ise, her şeyden daha büyük bir yalan olup ahlaki değildir.
Dolayısıyla Tanrı’ya inanmayan birinin yalan söylemeyeceği iddiası, kendi
içinde büyük bir yalandır.
Bu noktada, İslam düşüncesinin önde gelen isimlerinden İmam
Gazâlî’nin şu ifadesi anlamlıdır:
“Var olanı yok saymak, en temelde dürüstlük ilkesine
aykırıdır ve hakikati inkâr etmek demektir.” (El-İktisad fi’l-İtikad)
Immanuel Kant, “Pratik Aklın Eleştirisi” adlı eserinde,
Tanrı’nın varlığını ahlakın zorunlu koşulu olarak görür. Kant’a göre, ahlak
yasası ancak Tanrı’nın varlığı kabul edildiğinde tam anlamıyla uygulanabilir;
Tanrı’yı yok saymak, ahlaki düzenin temelini sarsar.
Søren Kierkegaard ise, bireyin Tanrı’yla olan varoluşsal
ilişkisinin ahlakın kaynağı olduğunu vurgular. Ona göre, Tanrı inancını
reddetmek, insanın ahlaki sorumluluğunu ve özgünlüğünü zedeler.
Tarih boyunca, insanlığın en yüksek ahlaki önderleri olarak
kabul edilen peygamberler, inanan-inanmayan birçok kişi tarafından dürüstlük,
merhamet ve adaletin timsali olarak görülmüştür. Bu şahsiyetleri yalanlamak,
onların temsil ettiği ahlaki değerleri de reddetmek anlamına gelir. Dolayısıyla
Tanrı inkarı, sadece metafizik bir iddia değil; aynı zamanda tarihin en köklü
ahlaki otoritelerinden kopuşu da beraberinde getirir.
Tanrı’ya inanmadığı hâlde ahlaklı olduğunu iddia eden bir
kişi, görünürde yalan söylemiyor olabilir. Ancak Tanrı’nın varlığını yok
saymak; varlığın temel hakikatini, bu hakikate şahitlik eden delilleri, bu
hakikati tebliğ eden peygamberleri ve kâinatta tecelli eden tüm ilahi isimleri
reddetmek anlamına gelir. Bu ise, gerçeği bilerek yok farzetmek demektir.
Dolayısıyla böylesi bir inkâr, hem mantıksal çelişki hem de ahlaki tutarsızlık
barındırır. Sonuç olarak hakikatı eğip bükerek ahlaklı olma iddiası eğer kasıt
değilse büyük bir manipülasyon olduğu açıktır.
Dr. Sadık YETİM
13.08.2025 
Türkçe
English



