Toprağın Arif Çınarı:Hacı Ömer Dede
Hacı Ömer Dedem
Hacı Ömer, Hacı Müslüm’ün altı erkek evladından ikincisiydi. İlk oğlu Şerif’in askerde vefat etmesi üzerine babası, onu mümkün olduğunca geç askere göndermek için elinden geleni yaptı. O dönemde nahiyeler idari birim olarak varlığını sürdürüyordu ve Hut köyünün bağlı olduğu nahiyenin müdürü Eyyüp Sabri Bey’di. Hacı Müslüm’ün nahiye müdürüyle kurduğu samimi dostluk sayesinde askerlik sürekli ertelendi. Böylece Hacı Ömer ancak otuzlu yaşlarının ortalarına geldiğinde asker ocağına gidebildi. İki yıl askerlik yaptı. Türkçe’yi neredeyse hiç bilmiyordu; Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gibi ümmi bir insandı. Alim değildi ama arif ve abid bir kuldu. Namazlarını asla ihmal etmez, öşür ve zekâtına büyük titizlik gösterirdi. Hac farizasını üç kez ifa etmişti.
Aynı geniş evde amcalarım, yengelerim ve kuzenlerimle birlikte büyürdük. Biz kuzuları güderken, dedemin çalıştırdığı çobanlar büyük koyun sürüsünü idare ederdi. Koyunlarını çok severdi; her akşam tek tek sayar, eksik olursa derhal çobandan hesap sorardı. Koyunlardan bereket gördüğü için ömrünün sonuna kadar bu mesleği bırakmadı. Yıl sonunda zekât vakti geldiğinde sürünün en besili, en güzel hayvanlarından kırkta birini seçer, satar ve fakir fukaraya dağıtırdı. Ekinleri de o bereketli topraklarda bol mahsul verirdi. Harman yerinde başaktan ayrıldıktan sonra dokuz ölçek kendine, bir ölçek öşür olarak ayırırdı. Fakirler bunu bildikleri için harmandan paylarını almak üzere odasına gelirlerdi. Son yıllarda Antep fıstıklarından da aynı hassasiyetle öşür dağıtırdı.
Odası, tüm yörede bir bereket ve sığınak kapısı gibi bilinirdi. Fakir, yolcu, işçi, yerli-yabancı misafir kim olursa olsun kapısından boş dönmezdi. Cömertliği dillere destandı. Misafirlerine bizzat kendi eliyle çayını demler, en güzel ikramı yapardı. Karz-ı hasen hususunda o kadar hassastı ki, borç isteyen hiç kimseyi eli boş çevirmezdi. Altın veya döviz değil, TL olarak, uzun vadeli borç verdiğine defalarca şahit oldum. Hayatı boyunca banka kapısından girmedi; faiz veya faiz şüphesi taşıyan hiçbir işe bulaşmadı. Bereketli üzüm bağlarından elde ettiği kuru üzümleri Tekel’e vermek yerine serbest piyasada yarı fiyatına satardı. İslam’dan asla taviz vermezdi.
Okuma yazması olmasa da köyün tüm çocuklarının Kur’an öğrenmesi için özel hocalar getirir, bütün masraflarını kendisi karşılayarak onları ağırlardı. Hocalar, dedemin odasında kalır; yiyecek, giyecek ve tüm ihtiyaçları onun tarafından karşılanırdı. Çocukların Kur’an öğrenmesini o kadar önemsiyordu ki, sık sık dershaneyi ziyaret eder, hocaları ve öğrencileri teşvik eder, saatlerce aralarında otururdu. Bu fedakârlığı sayesinde Hut köyünün bütün çocukları –babamın yaşıtları dâhil– Kur’an-ı Kerim’i öğrenme bahtiyarlığına erişti. Hatta çevre köylerden akrabalarımız dahi çocuklarını Hut’a göndererek Hacı Ömer dedenin getirdiği hocalardan ders aldırırlardı.
Rahmetli Mustafa Kılıç Hoca ve Risale-i Nur vesilesiyle Bediüzzaman Hazretleri’ne ve Risale-i Nur’a derin bir muhabbet beslemişti. Amcalarımın medreseye gönderilmesiyle Hut köyü erken dönemde Risale-i Nur talebesi oldu. 1980’lerin o zor, fakirlik ve zaruret dolu yıllarında her Ramazan ayında mutlaka mevlit okutur, Nur talebelerini davet eder, bütün köye iftar verirdi. Medreseye cömertçe yardım eder, bunu zekât ve öşründen ayrı tutardı. Bazen Üstad’ın eserlerinden bana da okutur, huşu içinde dinlerdi. Okuma yazması olmamasına rağmen ferasetiyle Üstad’ın hakikatlerini derinden kavrayan bir ruha sahipti.
O, bir kanaat önderi ve barış adamıydı. Çatışmadan, dedikodudan, fitne ve fesattan şiddetle nefret ederdi. Her anlaşmazlığı diyalog ve sabırla çözerdi. Odası adeta bir arabuluculuk mekânıydı. Üç öğün yer sofrası açılır, hiç boş kalmazdı. Yolcu, çerçi, çoban, fakir, işçi… Herkes o sofradan doyar, gönlü huzurla ayrılırdı. Başka köylerde ve aşiretlerde çıkan büyük olaylar bile ona intikal eder; o, metanet ve adaletiyle çözüme vesile olurdu. Herkes onun adaletine ve merhametine güvenirdi.
Bir keresinde köyde işler iyice kızışmış, uzun süren anlaşmazlıklar dayanılmaz hale gelmişti. Kardeşleri, çocukları ve yeğenleri odasında toplanıp “Artık dayanamıyoruz, falanca akrabamızı öldüreceğiz” dediklerinde, dedem sükûnetle şöyle demişti:
“Şimdi onu öldürürseniz iki üç genç hapse girecek, uzun masraflar çıkacak. Sonra kan parası istenecek. En iyisi siz karışmayın. Ben o şahsı siz öldürmeden kan parasını vereyim. Hem gençleri, hem sizi, hem köyümüzü bir katilden kurtarayım.”
Kendi tarlasından karşı tarafa vererek barışı sağlamıştı. Bu olay, hâlâ yörede onun engin hoşgörüsü ve fedakârlığı olarak darb-ı mesel şeklinde anlatılır.
Cesareti de aynı ölçüde büyüktü. 1980 ihtilali sonrası köylerimize gönderilen bir karakol komutanı büyük zulüm yapıyordu. Köyleri basıyor, yolda gördüğü herkese –genç, yaşlı, kadın, erkek– hakaret ediyor ve dayak atıyordu. Herkes korkudan sinmişti. Hacı Ömer dede, Türkçe bilmemesine rağmen yirmi civarında köy muhtarını toplayıp merkez komutanlığına şikâyete gitti. Yolda korkudan birçok muhtar ayrıldı, sadece beş kişiyle komutanlığa ulaştı. Sonuç alamayınca bu sefer sadece cesur bir muhtarla Diyarbakır Kolordu Komutanlığı’na gitti. Yarım yamalak Türkçesiyle durumu anlatınca kolordu komutanı büyük ilgi gösterdi ve o zulüm yapan komutan ile başçavuşu derhal görevden aldı. Böylece bütün yöre onun cesur girişimiyle rahata kavuştu.
Çalışkanlığı ve disiplini ise efsaneydi. İşçileriyle birlikte çalışır, aynı sofrada oturur, kendi yediğinden onlara yedirirdi. Gece sürüyü kendi otlatır, şafak sökene kadar dolaştırır, sürüyü ağıla getirince çobanları uyandırırdı. Her koyunu tanır, en besili ve kaliteli sürüyü yetiştirirdi. Pazarda kuzularına en yüksek fiyatı verirlerdi. Fıstık bahçelerinde de aynı titizlikle çalışır, her ağacı tek tek tanır, her sabah namazdan sonra bahçeleri gezer, gerekli işleri bizzat takip ederdi. Köyde ilk traktörü, ilk kültivatörü, ilk modern evi, ilk fıstık bahçesini, ilk İran fıstığını, ilk ilaçlama ve budama aletlerini getiren yine oydu. Eğitim ve yeniliğe verdiği önemle akrabalar arasında çocuklarını okutan ve üniversiteye gönderen ilk kişiydi. Bu sayede bütün gençlerin ufku açıldı.
Dindarlığı, fedakârlığı, barışseverliği, tevazusu, arifliği, diğergamlığı ve kanaat önderliğiyle Hacı Ömer dedem, Haziran 2005’te aramızdan ayrıldığında seksen iki yıllık bereketli bir ömür bırakmıştı geride. Zevk, sefa ve eğlenceye vakit ayırmamış; bütün hayatını Allah rızası, çoluk çocuğunun rızkı ve toplumun yararı için harcamıştı. Hiçbir suça bulaşmamış, tertemiz bir kalple göçmüştü. Vefat ettiği gün, öğle namazı için abdest almış, ezanı beklerken oturduğu yerde sağ yanına düşerek, hiçbir acı çekmeden ruhunu Rahmana teslim etmişti.
Aradan yıllar geçti… Hâlâ odasının bereketi, sofrasının sıcaklığı, sözlerindeki hikmet, gözlerindeki merhamet ve o engin hoşgörüsü konuşuluyor. Kalbimizde o kadar derin bir yer edindi ki, her anılmasıyla içimiz hem sızlıyor hem şükrediyor.
Rahmetli Hacı Ömer dedem… Vefatının yermibirinci sene-i devriyende seni tekrar özlemle, minnetle, sevgiyle ve dualarla anıyoruz. Rabbim sana sonsuz rahmet eylesin, makamını Firdevs eylesin. Amin.
Nur içinde yat, muhterem dedem…
05.06.2026
Dr. Sadık YETİM

Türkçe
English


